Bir Şarap Turu 3: Amadeus ve Adada Son Gün

Bozcaada’da 3. gün, daha doğrusu yarım bir gün çünkü öğleden sonra buradan ayrılıp Eceabat, Çanakkale’ye doğru yola çıkacağım. Planda Bozcaada’nın kalan üreticilerini ziyaret var. Gelmeden önceden haberdar ettiğim ve beni bekleyen Oliver (Gareis) Bey ve Amadeus Şarap ilk durağım oluyor. Sonrasında Bozcaada’nın emektarları Talay Şarapçılık, Çamlıbağ Şarapçılık ve son olarak da Gülerada Şarapçılık. Eceabat’ta ise beni bekleyen, Türk şarabının flaş markası Suvla Şarapları!

Amadeus varlığından haberdar olduğumdan beri merak ettiğim bir marka çünkü hikayesi ilginç bir kere. 1962’de Türkiye’ye gelen bir ailenin adada bir bağ kurmasıyla başlayıp bugün ikinci kuşağın şirket haline getirdiği bir hikaye bu [dilerseniz hikayeyi Oliver Bey’in ağzından buradan öğrenebilirsiniz]. Sonunda Oliver Bey’le buluşabildim ve her şeyden önce tesisi görmek istiyorum, fotoğraflamasam olmaz çünkü. Tesis bir tek koca bir bina, aslında bina ile ilgili derdi çok Oliver Bey’in, daha doğrusu yaşanmış sıkıntısı çok. Anıtlar kurulu kadar hiç bir şeyle uğraşmadık diyor. Adada yasal kısıtlamalar hat safhadaymış, bu da üreticilerin elinizi kolunu bağlıyor. Kendi durumlarında, izinlerin 6-7 sene sürdüğünden bahsediyor!

Bir bina yapabilmek için verdikleri mücadelenin hikayesini kısaca dinleyince anlıyorum neden adanın bağlarla kaplı olmadığını; en azından bunun da katkısı vardır belki de. Yapılması gereken tadilatlarla yer sıkıntısı baş gösterince kara kara düşündürüyormuş şimdilerde Oliver Bey’i bu durum. Alt kattaki çelik tankların yanında etiketlenmeyi bekleyen yaklaşık 30 bin şişe de başka bir sıkıntı, ama daha keyifli olanından. Tesis ter temiz, pırıl pırıl. Hijyen, bu işi gerçekten tutkuyla yaptığı belli olan üreticilerde gözle ayırt edilebiliyor. Bu işi seven, hatta şarap üretmeyi işten çok bir tutku olarak görenlerden Oliver Bey de ve tabii Amadeus. Konuşmamızın başında “en keyiflisi şarabı içmek” dediğinde “O zaman içmeye devam etseydiniz, neden şarap ürettiniz?” soruma biraz duraksadıktan sonra verdiği “…o başka” cevabındaki ses tonundan ve vurgulamasından da anlaşılıyordu bu.

O kadar şişenin bandrollerinin elle yapıştırılacağını yeni öğreniyorum. Gözle görünce insan o kadar şişeyi bir arada, daha iyi anlıyor bu işin gerisindeki emeğin nasıl çeşitli olduğunu. İş ne bağda bitiyor, ne tesiste bitiyor; bir de bunun pazarı var. Oliver Bey de diğer konuşma fırsatı bulduğum nispeten yeni ve butik sayılabilecek büyüklükteki (anladınız siz kimden bahsettiğimi) üretici gibi şarap dünyamızdaki ortak sıkıntıdan çok çekiyor pazar ve şaraplarını satabilme konusuna gelince söz. Şaraplarını market ve restoranlara sokmak, neredeyse  üzümleri sıkıp şişeye sokmaktan (kaliteli bir şarap olarak tabii ki de) daha zor. Benim tüm butik üreticilerimize de söylediğim çok naif bir fikrimdir tüm (olmasa da çoğunluk) butik üreticilerimizin bir şekilde bir araya gelmesi gerektiği. İster buna ‘Butik Şarap Üreticileri Derneği’ der bir dernek kurarlar, ister hiçbir şey demezler gayri resmi olarak bir araya gelirler; bana kalırsa devlerin hegemonyasına karşı bireysel mücadelenin önü tamamen kapalı ve aynı zamanda boşa harcanan emekten başka bir şey değil bu. Bir yol bulmak için bir  araya gelmek zorundalar ve bunu yapamazlarsa kendilerinin yanında Türk şarapçılığı da kaybedecek, belki de kaybediyor zaten. Kaybediyor olmasak bile kendi ürünlerini marketlere, restoranlara sokmak için harcadıkları vakti ve emeği, üzümlerini ve şaraplarını daha iyi nasıl üretirize harcayabilseler keşke. Aynı zamanda bu üreticilerin birbirine rakip olduğunu düşünüyor olabiliriz ama bu bence şu aşamada rakibi tam olarak doğru belirlemek olmaz. Dönelim Amadeus’a; biraz uzatmış olabilirim.

Şaraplara gelince… Çok da şanslı değilmişim ki  ve Caner (Altınay) Bey’in de önerisi üzerine pek merak ettiğim Zlehtina’sı tükenmişti. Ben de sanırım kalan tüm şarapları tattım. Amamdeus’un ana üzümleri yerli üzümlerden değil. Ben biraz tutucu halimle ve yine tüm naifliğimle her üreticiden bölgeye has üzümlere ağırlık vermesini istiyorum aslında. Oliver Bey daha üniversal düşünüyor belki de; boşa kürek çekmekten yana değil. Bu konuda kimse de onu suçlayamaz kanımca. Yerli üzümlerden sadece Vasilaki’den sınırlı miktarlarda şarap üretiyor, bence iyi de yapıyor az da olsa üretmekle. Alıp evime getirdiğim şaraplardan biri de bu oluyor. Bu arada atlamamak lazım ki 17 yaşında Cabernet Sauvignon bağları var, kalan bağlar genç bağlar. Aynı zamanda Amadeus’un hiç bir şarabı meşe fıçılara girmiyor, Oliver Bey de şarapta meşeden ziyade üzümü ve teruarı hissedebilmeyi sevenlerden. Şahsen benim hiç şikayetim yok bu duruma 🙂 Adanın iklimine bağlı olarak tüm şarapların alkol oranı nispeten yüksek (%14’ün üstünde) ama rahatsız edici bir durum yok doğru sıcaklıkta tüketildiğinde şaraplar.

Keyifli sohbeti bir yerde sonlandırmamız gerekiyor ne yazık ki. Çanakkale’ye doğru yola düşmem gerek. Teşekkür ediyorum Oliver Bey’e misafirperverliği ve daha bir çok şey için ve yola koyuluyorum. Feribota binmeden  en azından Talay, Çamlıbağ ve Gülerada’ya da uğramam lazım, her ne kadar ilk planlarımda onlarda da uzun uzun vakit geçirip, dertleşmek vardıysa da. Gülerada Şarapçılık bir sonraki durağım.

Gülarada’yla internette tanıştım daha bir çok kişi ve kurumla tanıştığım gibi, tanıştım dediysem varlıklarından haberdar oldum. Sadece kendi bağlarında yetiştirilen üzümlerden şarap üretiyorlar ve 2008’den beri piyasadalar. Şarabın yanında reçel üretimleri de var. Benimse fazla vaktim yok. Hemen dışarıdaki tadım barına kuruluyorum ve başlıyorum tadıma.   Bağlarında daha çok adaya has üzümler ekili: Çavuş, Vasilaki, Sıdalan, Kuntra (Karasakız), Karalahna. Bunun yanında Cabernet Sauvignon, Merlot ve Alicante de üretimleri arasında. Dediklerine göre şaraplarında her hangi bir maya katkısı yokmuş. Şaraplarını İstanbul, Ankara,Bursa ve Antalya’ya kadar ulaştırabilmişler. Benim tattığım şaraplardan Çavuş 2008 turuncuya dönük rengiyle ya bozuk bir şaraptı ya da likör şarabı olmamasına rağmen bir likör şarap taklidi yapıyordu ama ilgimi çekti ve hatta alıp bir tane de evime getirdim. Hala ne olduğu konusunda meraktayım 🙂   Belki de yeni bir şey öğreniyorumdur.

 Gülerada’dan ayrılışım hızlı oluyor ne yazık ki. Feribot saatim yaklaşıyor. Sıra merkezdeki Çamlıbağ Şarapçılıkta. Ne yazık ki Haşim Bey’le yine karşılaşamıyorum ama yine güzel insanlarla güzel bir sohbet etme imkanım oluyor. Çamlıbağ meğerse adanın ilk Müslüman şarap üretici ailesiymiş, bilmiyordum. 300 dönümün üzerinde, tümü ada üzerinde olan bağlarında yetiştirdikleri üzümlerden şaraplar yapıyorlar. Yıllık yaklaşık 100-150 bin şişe üretimleri de yine adanın merkezindeki tesislerinde gerçekleşiyor. 60 yaşın üzerindeki bağların hasadı olan Kuntra Özel Rezerv ve bir tatlı manyağı olarak diyorum ki Mistel 1998 Şarap Likörü denemeye değer şaraplar (tabii siz hepsini deneyin lütfen). Çamlıbağ da şaraplarını istedikleri kadar duyuramamak ve yayamamaktan şikayetçi. Mağazaların aşırı kar beklentisi içinde olması da söyledikleri dertleri arasında geliyor. Herşeye rağmen yeni nesil bir şeyler yapmaya hevesli belli ki. Son ürün etiketleri zaten dikkatimi çekmişti minimallikleriyle. Sormam üzerine Arçelik ve diğer bazı firmaların da logo çalışmalarını yapan bir firmanın tasarımlarıymış. Takdir ediyorum! Son durağım adanın en büyük kapasiteli üreticisi Talay Şarapçılıkta. Adanın en büyüğüne ayırabildiğim süre tezat şekilde en az, bu yüzden üretim tesislerini bile göremeden, tadım odasında bir kaç şaraplarını tadıp, az biraz sohbet edip ayrılmak durumundayım adadan. Talay’ın da ana üzümleri adaya has olanlar ama bu üzümler dışında uluslararası üzümleri de yetiştirir olmuşlar 1990’ların sonundan beri.

Ürünler listesi çok geniş fakat gel gör ki herkes benim gibi yerel üzümlere meraklı belli ki. Hangi şarabı sorsam tükendi cevabı alıyorum. Üzülüyorum biraz ve fakat seviniyorum da. Meğer ürettikleri tüm şaraplar tükeniyormuş! O zaman bu demek ki her geçen gün daha iyi Talay’lar gelecek önümüzdeki dönemde soframıza (fazla mı iyi niyetliyim? yok yok olacak!)

Bu ziyaretle Bozcaada serüvenime noktayı koyuyor ve önce anakara sonra da Gelibolu yarımadasına geçiyorum. İlk hedefim Suvla oluyor ama ziyaretim bu seferlik çok kısa sürüyor. Koşuşturmadan bitkin düşmüşüm, Suvla bu kadar kolay ve kısa sürede elimden kurtulamaz! Geri geleceğim deyip ayrılıyorum oradan da.

[Yine de gün aşağıda gördüğünüz şekilde bitiyor :)]

Reklamlar

Argun Tanrıverdi hakkında

about.me/argun.tanriverdi

13/09/2012 tarihinde Şarap içinde yayınlandı ve , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. 3 Yorum.

  1. Hay Allah! Yazının başında Suvla’yı görünce en çok onu merak etmiştim ben! En azından 2-3 cümleyle bahsetseydiniz izleniminizden 🙂

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: